Burkina Fasa Fiso Halk Cemahiriyesi

Ali Işıngör’ün politika, açık yazılım, çizgi roman, tarih ve popüler kültür üzerine gündüz sayıklamaları…
  • rss
  • Anasayfa
  • Diğer maceralar
  • İletişim

Şark Tuhafiyesi

18 Temmuz 2007

Diyarbakır Ulu Camii (Fotoğraf: Dick Osseman)

Diyarbakır’dayım. Sanırım Erkan’ın dediğine geldim ve gazetecilik yanım yine ağır bastı. İtalyan Il Sole 24 Ore gazetesi adına, ben ve Alberto Negri seçimleri izlemek üzere “Doğu’nun Paris’i” de denen Diyarbakır’dayız…

İşin Paris kısmını pek tartışmak istemiyorum, ama bildiğim ve sözümü esirgemekten çekinmeyeceğim bir şey varsa, o da bu kenti aslında en güzel anlatacak tamlamanın eski Hançepek Mahallesi’nde karşılaştığım bir mağazanın adında saklı olması: “Şark Tuhafiyesi“…

15 yıllık gazetecilik hayatımda beni her daim şaşırtan, olmadık anlarda inanılmaz goller atan, içinde insanoğlunun yaratabileceği cenneti ve cehennemleri barındıran bir “Şark Tuhafiyesi” burası…

Bugün beni iki kere daha şaşırtmayı başardı bu güzel kent. Bu şaşkınlıklarımın birincisini, dünyanın en huzur verici mekânlarından biri olan ve Ermeni+Bizans+Emeviyye+Selçuklu+Artuklu ortak prodüksiyonu muhteşem avlusuyla Ulu Camii‘deki küçük mihmandarımız Hüseyin (yaş 11) sayesinde yaşadım. Bu güzel hikâyeyi ilk fırsatta anlatacağım sizlere…

İkinci şaşkınlığım ise bugün birbirinin peşi sıra yaptığımız Akın Birdal ve Abdullah Arzakçı röportajlarında gerçekleşti. Bu isimlerin birincisi, İnsan Hakları Derneği’nin eski yöneticisi, DTP’nin Diyarbakır’da desteklediği bağımsız adayken; diğeri cumhuriyet tarihinde Diyarbakır’dan muhtemelen çıkacak ilk “ülkücü milletvekili”!

Güzel memleketimin sürprizleri de burada başlıyor :)… Bu seçimlere Diyarbakır’da özellikle sıkı asılan MHP’nin Diyarbakır 1. sıra adayı Abdullah Arzakçı, sadece meydanlarda değil, partisinin il kongresinde de Kürtçe konuşan; anne tarafından Zaza, baba tarafından ise Kürt olduğunu, annesinin Türkçe bilmediğini söylemekten çekinmeyen bir aday. Vallahi şaka değil! “Ne mozaiği ulan!” söylemiyle çelişen bu renkli aday ile MHP’nin Diyarbakır’da ilk milletvekilliğini kazanmasa bile eskiden yüzde 2′lerde dolaşan oyunu birkaç kat artıracağı kesin gibi.

Akın Birdal ise DTP’nin bu dönemde meclise sokacağından herkesin emin olduğu bağımsız adaylardan biri. Meydanlarda konuşmasını Türkçe yapıyor, DTP içinde varlığını herkesin bildiği ama konuşmadığı şahinler/güvercinler çatışmasında uzlaşma kültürünü savunan kesimin sözcülerinden biri.

Diyarbakır’da seçimlerin (Baskın Hoca ve sevgili Ufuk Uras’ı hariç tutarsak) İstanbul’dakinden çok daha renkli geçtiğini söylemek mümkün. Bugün DTP, Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda yarım milyon kişinin katılacağı dev bir miting düzenleyecek ve şehirde göze batan bir polis yoğunluğu da yok.

Neyse, onu bunu bırakıp, dünyanın en güzel avlusunun yanı başında bir evde büyümüş olan, Diyarbakırlı bir dosta bıraksak mı sözü?

AFFET BİZİ LAMBA

Öyle sarmaş dolaş olduk,
O kadar geçtik ki kendimizden
Lambayı söndürmeyi unutmuşuz,
Perdeleri çekmeyi de.
Meğersem sabah olmuş;
Gün pencereden bizi gözetler.
Cânım geceye veda etmek lazım;
Günün gösterdiği yoldan gitmek lazım,
Affet bizi lamba,
Seni buralara kadar sürükledikse,
Geceki sarhoşluğumuza bağışla.
Vakit varken dönsen memleketine;
Tutsak biz de her günkü yolumuzu.
Haydi uğurlar olsun;
Gecemiz sana emanet.

Cahit Sıtkı Tarancı

(…)

Fotoğraf: Dick Osseman

Yorumlar
11 yorum var
Kategori
Edebiyat, Hayat, Politika, Türkiye
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin “özgürlüğü için…”

26 Kasım 2006

"Yazı yazmam için bana çiçek, kuş özgürlüğü değil, içimdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin özgürlüğü lazım. Küçücük özgürlükler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk özgürlüğü istiyordum."

(Sait Faik Abasıyanık - Balıkçısını Bulan Olta adlı öyküden, syf 49)

 

Pardus... Özgürlük İçin...

"Sait Faik", Pardus 2007′nin en yeni betasının kod adı. 100 yıl önce, 18 Kasım 1906′da doğan öykücü Sait Faik Abasıyanık‘a adadık bu sürümü.

Peki, neden?

Aslında iki cevabı var bu sorunun. Birincisi, herkesin malumu. Martıların, sarhoşların, balıkçıların, dülger balığının, sokakların, İstanbul’un ve avareliğin yazarını bir de biz analım dedik. İstedik ki, Sait Faik’i sevenlerin, okuyanların, okuyup da hayal kuranların, martılara simit atanların sayısı artsın; İstanbul’a âşık olanların birkaç tane daha nedeni olsun…

İkinci nedenimiz ise biraz daha "derin" bir mevzuu…

"Özgürlük için" kod adımız Sait Faik olsun dedik! Öyle suya tirit bir özgürlük için değil, üzerinde düşündükçe daha da güzelleşen türden bir özgürlük. Yine Sait Faik’in deyimiyle söylemek gerekirse; bizim istediğimiz "çiçeğin ya da kuşun özgürlüğü" değil. Başka türlü bir şey bizim istediğimiz, ne ağaca benzer ne de buluta benzer… *

Bize içimizdeki aşkın, deliliğin, oturmaz düşüncenin özgürlüğü lazım. Küçücük özgürlükler değil, alabildiğine yüz verilmiş bir çocuk özgürlüğünü istiyorduk! Öyle bir özgürlük olsun ki içinde yanlışı düzeltme özgürlüğü, korsan yazılım kullanmama özgürlüğü, seçme/vazgeçme özgürlüğü, dünyayı değiştirme hakkı, tembellik hakkı, aşk, eğlence ve bolca da içtenlik bulunsun!

Bu nedenle kampanya sloganımızı da "Özgürlük için" diye belirledik. Bu fikir ilk olarak, bir Pardus geliştiricisi olan Barış Metin‘in eşi Burçin’den çıktı. Ardından da proje yöneticimiz Erkan Tekman sloganı sahiplendi. Ekipten Umut Pulat ise bu sloganı taşıyan bir sürü şirin banner ve button/düğme hazırladı.

(…)

Sizlerin desteğine önümüzdeki dönemde daha çok ihtiyacımız olacak. Bu nedenle, tüm özgür yazılım destekçileri ile güçlerimizi birleştirerek, Türkiye’nin bugüne kadarki en büyük "viral/guerilla marketing" projelerinden birini hayata geçirmeyi hedefliyoruz. Projemizin birinci ayağı, "Özgürlük için.." ve "Pardus 2007" yazan banner ve butonların aynı anda yüzlerce, hatta gücümüz yeterse binlerce sitede birden yayınlanmasını sağlamaktan geçiyor.

Sesimizi çoğaltmaya ihtiyacımız var! Bloglarınızda, kişisel sitelerde, sokakta, okulunuzda bizim sesimiz olun!

Siz de bizim gibi "özgürlüğüne düşkün" ve özgür yazılımlara "birbirinin ardına sıralanan anlamsız 0 ve 1′ler"den öte bir anlam yüklüyorsanız, sizleri de aramıza bekleriz!

Özgürlük için…

Pardus 2007…

 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (8 oy, ortalama: 4.00 / 5) Loading ... Loading ...  

Yorumlar
11 yorum var
Kategori
Edebiyat, Kültür, Politika, Özgür yazılım
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“Ötesini ben uydururum Hidayet…”

20 Kasım 2006

 Hist, hist!
Bir evden deli gibi birisi fırlıyor. Üstüme çullanıyor.

"Dostumu öldürdüm abi!" diyor. "Sakla beni."

Paltomun cebini gösteriyorum. Dikişlerinden yağmur girmiş, sabahki yediğim simitin susamları kokan cebime girip kayboluyor.

"İsmin ne senin?" diye sesleniyorum cebime.

"Hidayet"

"Neden öldürdün, Hidayet?"

"Seviyordum be abi!"

"Nasıl seviyordun, Hidayet?"

"Deli gibi be abi! Gün onunla ağarıyordu. Ben susam helvası satarım abi gündüzleri. Cebin de mis gibi simit kokuyor abi. Gün onunla ağarır; onunla kararırdı. Bir dakkam yoktu onu düşünmediğim. Abi, rüyada gibi yaşardım. Her laf gelir gider ona dayanırdı. İnsanlar bana bir laf söylerdi. O ne cevap verebilir, diye düşünürdüm. Bir şey alacak olsam o alır mıydı acaba, derdim. Bir şey yesem içime sinmezdi. Biri yol sorsa o gösterir miydi diye kafama sormayınca ve içimde o yol göstermeyince aptal aptal bakardım. Bir güzel şey görsem ona göstermezsem, gösteremediğim için zevk alamazdım güzel şeyden."

"İsmi neydi?"

"Pakize"

"Sonra Hidayet?"

"Sonra abi… Hava kararırdı. Susam helvalarını kahveye bırakır, iki bardak şarap içmeye koşardım. Afyon mu katardı pezevenk meyhaneci nedir, içer içmez Pakize karşıma dikiliverirdi capcanlı, sıcacık."

"Sahiden mi?"

"Yok be yalancıktan, hülyadan be abi! Artık konuşur dururdum be abi."

"Sus, gelen var Hidayet."

Hidayet, paltomun cebinde bir susam tanesi gibi büzüldü.

Yağmur dinmişti. ortalık bir parça ağarmış gibiydi.

Hidayet cebimden seslendi:

"Anlatayım mı ötesini abi?"

"Anlatma, yeter bu kadarı."

"Peki abi, sustum. Nasıl istersen abi. Ama anlat beni Panco’ya emi?"

"Anlatırım Hidayet."

"Ama ötesi daha kıyak abi."

"Ötesini ben uydururum Hidayet. Sen çık cebimden. Palto da ıslandı. İkinizi birden kaldıramıyorum, yoruldum"

"Peki abi"

Cebimdeki susam pire oldu. Fatih Camii avlusunun çitlembik ağacının dibine doğru fırladı gitti. Karanlıkta bir kıvılcım, kara bir kıvılcım gibi pırıldadı…

(…)

100. yaşın kutlu olsun Sait Faik!

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (14 oy, ortalama: 4.29 / 5) Loading ... Loading ...
Yorumlar
2 yorum var
Kategori
Edebiyat, Kültür
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

48 saat bekletilen gemi

3 Temmuz 2006
edebiyat, aziz nesin, türkler

aziz nesin.jpg

İki gündür kafamda olmasına karşın Aziz Nesin hakkında bir şeyler yazacak vaktim olmadı. Yazmaya vakit bulduğumdaysa, ortaya çıkan metnin bir parça daha olgunlaşması gerektiğini hissettim…

Her neyse, kusuruma bakmayın. Hakkında yazı yazacağım kişi dergicilik/yazarlık mesleğine başlamama neden olan kişi olunca, insan her yazdığını beğenmiyor. Söz, en kısa zamanda güzel bir Aziz Nesin yazısı burada yerini alacak!

Sizleri, Aziz Nesin’in beni uzun uzun düşünmeye sevkeden bir yazısı ile başbaşa bırakıyorum. Ha bu arada, doğumgünün kutlu olsun Usta!

(…)

Dünya tarihinin en alçakça yargılanmalarından biri belki de başlıcası Mithat Paşa davasıdır. Bu davanın acı sonu ve o korkunç siyasi cinayet satılmışlarını bu siyasi davada oynadıkları alçakça rol bir yana, bu eski olayda beni en çok üzen, Ahmet Mithat Efendi gibi büyük bir yazarın, yazılarıyla Abdülhamit’i desteklemiş, bir büyük caniyi haklı göstermeye çalışmış olmasıdır.

Bilindiği gibi, Anayasa yani “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” yapıcısı Mithat Paşa, Yıldız’daki uydurma mahkemede, kiralık yargıçlar önünde, yapma ve uydurma suçlardan mahkum edilir. Sonradan boğdurulacağı zindana sürgün edilecektir. Bir gemiye bindirilip, gemi kalkar… Ama Boğaz’dan dışarı çıkmaz. Kızkulesi önüne gelince demir atar, durur. 48 saat burada yatar gemi, ondan sonra yola çıktığını bir türlü anlayamamışlar. Pek öyle üstünde durup düşünen de yok ya… Mithat Paşa kimdir, ne yapmak istemiştir, Abdülhamit ona neden kızmıştır? Bütün bunlar kimin umurunda… Ama yine, ne de olsa birkaç meraklı var. Mithat Paşa’nın bindirildiği geminin kazanı mı patladı, makinası mı bozuldu, daha yolun başında dibi mi delindi? Nedir, ne oldu da gemi birkaç yüz metre açıldıktan sonra, kırksekiz saat Kızkulesi açığında demir atıp durdu?

Yakınlarından olanlar, bir yolunu bulup uygun biçimde bunu Abdülhamit’e sormuşlar, Padişahların en işkillisi ve en kurnazı olan Sultan Abdülhamit şu cevabı vermiş:

- Mithat Paşa’nın uğruna kendisini feda ettiği millet, bakalım onun için ne yapacak, Mithat Paşa’yı kurtarmaya çalışacak mı, diye merak ettim de, bunu anlamak için gemiyi hareket ettirdikten sonra Kızkulesi önünde 48 saat beklettim.

Mithat Paşa’yı, milletinin anayasayla yönetilmesini istediği için, boğdurulacağı zindanına götürecek olan gemi, 48 saat değil, 48 gün Kızkulesi önünde demirli kalsa, kimsenin kılının kıpırdayacağı yok: Sağır bir ortam, sağırlaştırılmış bir ortam, vurdumduymaz olmuş bir ortam… Tanrının yeryüzündeki gölgesi “Zillullah-ı fil-âlem” olan Sultan Abdülhamit bunu çok iyi biliyor. Biliyor ama, işkilli ve kurnaz olduğu için, bir kere daha denemek, anlamak istiyor.

Mithat Paşa’nın hapsedildiği gemi, Kızkulesi önünde demirliyken, gazeteler bu karara karşı yayın yapsalar, İstanbul’da küçük bir kıpırdanma, başkaldırma, ayaklanma başlangıcı olsa, kurnaz padişah, Mithat Paşa’yı Taif Zindanı’na göndermekten vazgeçecek. Ya bir aff-ı şahane, ya bir karar değişikliği… Ama, Mithat Paşa’nın kiralık, satılık kalemler, hem de en büyük tanınanları, en ünlüleri, sözde kanun yoluna sokulmuş, bir meşru biçim verilmiş bu eşsiz siyasi cinayeti savunmakta, onun doğru olduğunu millete isbata çalışmaktadırlar.

Kısaca anlatmaya çalıştığım, ortamın sağırlığını gösteren bu olay, beni çok düşündürür. Mustafa Kemal’i düşünürüm; milletinin kurtuluşu uğruna yalnız rütbelerini, nişanlarını saltanatın suratına çarpan değil, canını ortaya koyan Mustafa Kemal’i… Makam-ı saltanatın elinde Mustafa Kemal’in idamı için ölüm fermanı vardır. Osmanlı Müslümanlığının en ulu, en yüce din adamı, Mustafa Kemal’in idamına fetva vermiştir.

Biliyorum, pek çokları şimdi söyleyeceklerime sinirlenecekler kızacaklardır. Bir varsayım olarak şöyle tasarlıyorum: İdamına fetva verilmiş Mustafa Kemal’i padişahçı ve emperyalist uşağı Kuvvai İnzibatiye ele geçirip yakalamış olsaydı. Mithat Paşa’yı hapsettiği gemiyi de İstanbul Limanı’nda 48 saat bekleten Sultan Abdülhamid gibi, Sultan Vahdettin de Mustafa Kemal’i darağacına göndermeden, bakalım ne olacak diye 48 saat, 48 gün, 48 hafta bekletseydi, ne olurdu, dersiniz? Uğruna canını koyduğu insanlar, Mustafa Kemal için ne yaparlardı?

Kaynak: Aziz Nesin Vakfı sitesi

Fotoğraf: Muammer Yanmaz

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (11 oy, ortalama: 4.00 / 5) Loading ... Loading ...
Yorumlar
9 yorum var
Kategori
Edebiyat, Türkiye
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Don Kişot İstanbul’da! (2)

19 Ocak 2006
tarih, kültür, edebiyat, cervantes


“Beni Konstantinopolis’e götürdüler”
Ansızın bir sessizlik çökmüştü “Teslimiyet Kahvesi”ne. Uzun Donlu Kişot’un elindeki sigara titriyordu. Sesinde bu Osmanlı paşasına karşı hiçbir nefret tonu yoktu:

“Uluç Ali Paşa, padişahın esiri olarak 14 yıl kürek çekmişti; 34 yaşından sonra, kürek çekerken, bir Türk’ün kendisine tokat atması üzerine sinirlenip, dinini değiştirmişti. O kadar cesurdu ki, padişahın çoğu gözdesinin başvurduğu ahlaksızca yollara başvurmadan Cezayir beylerbeyi olmuş, sonra da hükümdarlığın en yüksek rütbelerinin üçüncüsü olan kaptan-ı deryalığa getirilmişti. Tunus’taki Halk-ül Vadi Kalesi’ni ele geçirip yıktıktan sonra, donanma Konstantinopolis’e muzaffer bir şekilde döndü.”

Aslen Calabria’lıydı, ahlaklı ve iyi bir adamdı, esirlerine çok insanca davranırdı. Öldükten sonra, geriye kalan 3.000 esiri, vasiyetnamesine uygun şekilde, her ölenin mirasçısı kabul edilen ve ölenin diğer çocuklarıyla birlikte mirasını paylaşan padişah ile diğer dönme askerler arasında paylaştırıldı. Ben Venedikli bir dönmeye (Cezayir dayısı Hasan Ağa) düştüm…”

Halatları ibrişimden, yelkenleri atlastan donanma
1536 yılında İtalyan asıllı, Luca Galeni isimli genç, papaz olmak hayaliyle Napoli’ye gitmek ister. Bindiği gemi Ali Reis tarafından ele geçirilince, esir alınır. Müslümanlığı seçtikten sonra, denizlerdeki kıvrak zekâsı ve cesaretiyle göz doldurarak kaptanlığa kadar yükselir. Luca Galeni adı Uluç Ali’ye çevrilir.

İnebahtı Deniz Savaşı sırasında donanmanın 42 parçalık bir filosuna kaptanlık eden Uluç Ali Paşa, akıllıca yaptığı manevralarla Malta donanmasını batırarak İstanbul’a dönmeyi başarır.

Kanuni’den sonra Sultan II. Selim’e de vezirlik eden Sokullu Mehmet Paşa, bu yürekli ve yetenekli denizcinin Uluç olan lakabını Kılıç’a çevirerek onu donanmanın başına getirir. Sokullu, paşadan yeni bir donanma inşa etmesini şu sözlerle emreder: “Paşa, paşa! Sen bu devleti anlayamamışsın! Eğer bu devlet isterse, bu donanmadaki gemilerin halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan donatır! Eğer zamanında sana istediğin malzemeyi veremezsem, gel benden bunları iste!”

Ve İnebahtı’dan beş ay sonra, Kılıç Ali Paşa kumandasında 300 parçalık bir donanma, yine İtalya açıklarında gezinmeye başlar…

İnşaatında Cervantes’in çalıştığı cami!
Uluç Ali Paşa görkeme de meraklıdır. Osmanlı padişahı III. Murat’ın oğlu şehzade Mehmet için Sultanahmet Meydanı’nda (At Meydanı) yapılan meşhur sünnet düğününde, paşa tarafından sunulan havai fişek ve ışık oyunları İstanbulluları büyülemiştir… Paşa, adının bir cami ve külliye ile yaşamasını ister. Ama, Sultan III. Murat bir türlü külliyeyi inşa edebileceği yeri gösterememiştir. Bunun üzerine Uluç Ali Paşa, o sırada bir koy olan Tophane sahilini doldurarak, Mimar Sinan’dan burada “eşi görülmemiş bir cami”yi inşa etmesini ister!

Son seferinden sonra İstanbul’a döndükten sonra sayısı 3.000’i bulan kölelerinin önemli bir kısmını Mimar Sinan’ın emrine verdiği biliniyor. Kılıç Ali Paşa Camii’nin inşaatı sırasındaki harcamaların kaydının tutulduğu yevmiye defterlerinde, bir ilginç isim karşımıza çıkıyor: Miguel de Saavedra!

Ünlü siyaset adamı ve tarihçi Nasuh Nuri İleri’nin bulduğu bu kayıt, gerçekten Cervantes’e ait olabilir mi? Akdeniz korsanları üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan İtalyan tarihçi Roberto Damiani’ye göre bu “neredeyse kesin”! Roberto Damiani, daha da ileri giderek, kölelerine karşı merhameti ile tanınan Uluç Ali Paşa’nın, Venedik kayıtlarına göre, İtalyan ve İspanyol kökenli köleleri için caminin yanında bir de mahalle kurdurmasını anlatıyor. Uluç Ali Paşa’nın doğduğu kasabanın adını verdiği “Calabria Nuova” mahallesi, bugün caminin hemen karşısındaki “Karabaş Mahallesi” olabilir mi acaba?


“Saavedra adındaki bir İspanyol askeri”
“Teslimiyet Kahvesi”ndeki uzun donlu ihtiyarın sesi artık çok daha cılız çıkıyordu… Öykü, ailesinin 1.000 altın paralık fidyeyi son anda bir araya getirerek, onu beş yıllık esaretten kurtarması ile sona eriyordu. Uzun Donlu Kişot, hiçbir şey için üzgün değildi. Geride bıraktığı bir arkadaşı dışında:

“Eğer fidyem bir gün daha gecikseydi, yeni sahibim Hasan Ağa ile geldiğim Cezayir’den tekrar Konstantinopolis’e dönmek üzere yola çıkıyordum. Bu yüzden çok acı çektim. Beylerbeyinin fidye bekleyen esirleri, diğer forsalarla birlikte işe koşulmazlar. Ben de fidye bekleyenler arasındaydım. Açlık ve çıplaklık bazen, hatta her zaman bizi üzdüğü halde, sahibimin Hıristiyanlara karşı görülmedik, duyulmadık zulümlerini sürekli görüp duymak kadar canımızı sıkan başka bir şey yoktu. Her gün birini asıyor. Bir başkasını kazığa vuruyor, bir diğerinin kulağını kesiyordu; üstelik bunları öyle sebepsiz yere yapıyordu ki… Şerrinden kurtulabilen tek kişi, Saavedra adında bir İspanyol askeriydi…”

Bu yaşlı ve yalnız ihtiyarın öyküsünün sonunu biz getirelim…

Miguel de Saavedra Cervantes, esaretten kurtulup ülkesine döndükten sonra 1585’te evlendi. Kaybettiği sol eli yüzünden iş bulamadığı için, yazarlığa başladı ve ilk kitabını da evlendiği yıl yayımladı. Ama geçim sıkıntısı içindeydi. Karısını ve evini bırakıp gezici vergi memurluğu yapmaya başladı. 1587’de halktan topladığı vergiyi bir bankere kaptırınca, hapse girdi ve iki yıl hapiste kaldı. Daha sonra yeniden hapse düştü; ama, bu defa fazla yatmadı, aklandı. 1605’te tekrar devlet memuru oldu ve en önemli eseri Don Kişot’u yayımladı.

Cervantes, Don Kişot’tan önce de kitaplar yazmış, ama başarılı olamamıştı. Ancak, Don Kişot sayesinde sadece İspanya’da değil, bütün Avrupa’da zirveye çıktı. Hatta eserinin, o dönemde bile taklitleri yayımlandı. Cervantes, 22 Nisan 1616’da Madrid’de öldüğünde artık şöhretinin doruğundaydı.

Bir elini kaybettiği İnebahtı Savaşı’nın ve esir olarak geçirdiği beş yılın hatıraları, Cervantes’in bütün eserlerini derinden etkiledi. Anlayacağınız, İnebahtı’da bıraktığı sol eli, onun arkasında dünya çapında ve asırlar boyunca hatırlanacak iki eser bırakmasını sağladı: La Mançalı Yaratıcı Asilzade Don Kişot’u ve İstanbul’daki Kılıç Ali Paşa Camii’ni…

Not 1: Cervantes’in metinlerinde “Uluç Ali” olarak geçtiği için, yazı içinde Kılıç Ali Paşa’nın adını Kaptan-ı derya olmadan önceki haliyle kullandım.

Not 2: Birinci bölümü geçen hafta yayınlanan bu “deneme” içindeki mavi renk ile işaretlenen bölgeler, Don Kişot romanından kısaltılarak alınmıştır.

Kaynaklar—————
Proyecto Quijote - Madrid
Cervantes: Su Obra y Su Mundo, Madrid 1981
Vida de Miguel De Cervantes Saavedra, Espasa-Calpe, Madrid 1972
Corsari del Mediterraneo, Roberto Damiani, 2004
La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote, YKY, İstanbul 2004
“Don Kişot yazarının sol elini bir Türk güllesi götürmüştü”, Murat Bardakçı, Hürriyet (10.11.2003)

Yorumlar
3 yorum var
Kategori
Edebiyat, Tarih
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

“Yeşil Bursa’da konuk bir garip kuş, otur denmiş oracıkta oturmuş”

15 Ocak 2006
edebiyat, nâzım hikmet


Bugün Nâzım Hikmet‘in doğum günü. Eğer bu 10 günlük tatilden kendinize ayıracak bir yarım gününüz varsa, bugün Nâzım Hikmet Kültür Merkezi‘nde açılan “Dünya Çizerlerinden Nâzım Hikmet Portreleri” sergisine gidin derim.

Geçmişte, sizlere Nâzım’a dair hiç bilinmeyen bir öykü anlatmıştım. Bugün çok azınızın bileceğini düşündüğüm bir başka öyküyü anlatayım dedim.

Cahit Sıtkı Tarancı’nın, 80′li yılların sonlarına doğru biz lise sıralarındayken, edebiyat dersi kitaplarında yer alan şu güzel şiirini hatırlarsınız herhalde:

BİR ŞEY

Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi
Lazım insana lazım onsuz yaşanılmıyor
Ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi
Kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor.

Bir şey ki gözümüzde memleket kadar aziz
Aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz
Adını çocuklarımıza bellettiğimiz
Bir şey ki artık hasretine dayanılmıyor.

1947′de yazılan bu şiirin “ikinci bölümü”, elden ele dolaşıyor ama tek parti yönetiminin korkusundan 1950 yılına kadar hiçbir yerde yayınlanamıyordu… Bu “ikinci bölüm”, 12 Eylül sonrasında bir kere daha sansürlenecek, bir süre sonra sansürlendiği dahi unutularak, o haliyle dönemin lise kitaplarına girecekti!

Peki, Cahit Sıtkı Tarancı’nın bu sansürlenen şiirinin devamında ne vardı? Cahit Sıtkı Tarancı, Bursa Cezaevi’nde yatan birisi için üzülmektedir bu şiirde:

II
Bir şey daha var yürekler acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalp ağrısı
Alır beni ta Bursa’ya götürür.

Yeşil Bursa’da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Ta yüreğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür.

Benerci Jokond Varan Üç Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evladı bu memleketin
Nâzım ağbey hapislerde çürür.

Bu şiir bir yerlerde yayınlanamasa da, kuş olur, elden ele dolaşan bir mektup olur ve bir şekilde Bursa Cezaevi’nde yatan Nâzım Hikmet’e ulaşır. Nâzım şiirden ötürü çok duygulanmış, ama kendisi için “bir garip kuş” diye bahsedilmesinden de bir parça üzülmüştür. Cevap olarak, en ünlü şiirlerinden biri olan “Yatar Bursa Kalesi”ni kaleme alır:

Sevdalınız komünisttir
On yıldan beri hapistir,
Yatar Bursa kalesinde.

Hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,
En âlâ bir mertebeye ermiş yatar,
Yatar Bursa kalesinde.

Memleket toprağındadır kökü,
Bedreddin gibi taşır yükü,
Yatar Bursa kalesinde.

Yüreği delinip batmadan,
Şarkısı tükenip bitmeden,
Cennetini kaybetmeden,
Yatar Bursa kalesinde.

Biz “mavi gözlü dev”i çok sevdik…

“nâzım / sen bizi öyle çok sevdin / biz seni öyle çok sevdik ki / küçük adınla çağırır herkes seni / herkes sen der sana / fransa da rusya da yunanistan da / aragon da nâzım / neruda da nâzım / ben de nâzım / özgürlük ki adlarından biridir senin / o senin en güzel adın / merhaba nâzım.”

(Yannis Ritsos)

Yorumlar
2 yorum var
Kategori
Edebiyat, Kültür
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Don Kişot İstanbul’da! (1)

12 Ocak 2006
tarih, kültür, edebiyat, cervantes


Yeldeğirmenleriyle savaşan şövalyeyi, yani Don Kişot’u yazan Miguel de Cervantes Saavedra, Türk korsanlarının eline esir düşmüş ve Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii’nin inşaatında çalışmıştı. Bu ihtiyar şövalye, 400 yıl sonra geri döndü ve sigara dumanından camları buğulanan Teslimiyet Kahvehanesi’nde hikâyesini tekrar anlatmaya başladı…

Sanço, bu gibi amaçsız, anlamsız yolculukları sevmemekle birlikte, elinde binilemeyen bir bisikletle, eli mecbur olarak; Uzun Donlu Kişot ise Trabzon’a ulaşıp oranın başkanı olmak, orada bulacağına inandığı, hayalindeki sevgilisi Dürdane’ye kavuşmak ve dünyadaki bütün kötülükleri yok etmek soylu amacıyla donanmış olarak, La Mança’dan yola çıkarlar. Cep telefonundan internete girip yön tayin ederek, dağları tepeleri aşıp, baz istasyonları ile savaşarak, yorgun argın ve yaralı bereli ulaşırlar Madrid Havalimanı’na…Uzuuun bir yolculuğun ardından, kolları kırık ve çıkık, Ordulu bir şoför ve muavininden sıkı dayak yemiş olarak ulaşırlar, Trabzon’daki Teslimiyet Kahvesi’ne. Temel, Tursun ve Teslim ile çay içip sohbet ederken şikâyetleri dinleyen Uzun Donlu Kişot, Trabzon’un bağımsızlığı düşüncesini ortaya atar, fikir hemen benimsenir…

(Ortaoyuncular Sahnesi - “Uzun Donlu Kişot” adlı oyundan)

(…)

Bu, La Mançalı yaratıcı asilzade Don Kişot ile Sanço’nun “Teslimiyet Kahvesi”ne ilk gelişleri değildi elbet… Çok çok uzun zaman önce, artık iyice yaşlanmış şövalyenin bile anımsamakta zorlanacağı bir zaman diliminde, bu topraklara bir kez daha gelmişlerdi…

Mançalı ihtiyar, oturduğu köy kahvesi taburesinin üzerinde kaykılarak, Camel sigarasından uzun bir nefes çekti. Gözü sigara paketinin üzerindeki deve resmine ilişti. Ağzından çıkan mavi-gri dumanlar kahvenin puslu havasında dağılırken, geçmiş yılların üzerindeki sis perdesi de açılıyordu yavaş yavaş…

İlk deveyi nerede görmüştü? Galiba Cezayir’de, Türk korsanlarının elinde tutsak iken… Ne de çok şaşırmıştı! O günden sonra, yaşam öyküsü de tıpkı bir devenin hörgüçleri gibi inişli çıkışlı bir yol izlemişti. Bu Türklerin ne güzel bir deyimleri vardı öyle: “Nerem düzgün ki?”

Bir sigara daha yakmaya hazırlanan uzun donlu ihtiyarın çenesi açılmıştı bir kere:

“Ailemin kökü, Leon dağlarında bir yerlerdedir. O yoksul köylerde babama zengin gözüyle bakılmakla birlikte, tabiat aileme doğadan daha cömert davranmıştı. Yine de babam, servetini harcamakta gösterdiği başarıyı tasarrufta gösterseydi, gerçekten zengin olurdu. Babamın, üçü de erkek üç evladı vardı; hepsi de mesleklerini seçebilecek yaştaydılar. Babam, kendi deyimiyle can çıkar huy çıkmaz diye düşünerek, bu kadar müsrif ve savurgan olmasına yol açan şeyi ortadan kaldırmak, yani servetinden vazgeçmek istedi; servet olmayınca, İskender’e bile cimri denilebilirdi.

Bir gün üçümüzü bir odaya çağırıp, bizimle baş başa konuşarak şu aktaracağım sözleri söyledi: ‘Benim sizden istediğim, her birinizin, servetimden payına düşeni aldıktan sonra, söyleyeceğim yollardan birini izlemenizdir. İspanya’mızda bir deyiş vardır; der ki: Ya kilise, ya deniz, ya saray! Daha açıkça söylemek gerekirse; güçlü ve zengin olmak istiyorsan, ya Kilise’ye gir ya denizlere açılıp tüccarlık sanatını icra et veya sarayda krala hizmet et. Kısacası, benim istediğim, aranızdan birinin tahsil görmesi, birinin tüccar olması, birinin de savaşta krala hizmet etmesidir. Şimdi söyleyin bakalım, size yaptığım teklifi kabul ediyor musunuz?’

Biz anlaşıp mesleklerimizi seçtikten sonra, babamız hepimizi kucakladı ve söylemiş olduğu gibi, sözünü yerine getirdi. Her birimiz payımıza düşeni, yanlış hatırlamıyorsam, üçer bin altını alıp, aynı gün hepimiz sevgili babamızla vedalaştık…”

İnebahtı yolunda bir garip şövalye
“Teslimiyet Kahvesi” yavaş yavaş kalabalıklaşıyordu… Artık iyice duman altı olmuş kahvede, bu uzun donlu ihtiyarın konuşmasını dinleyenler, yeni gelenlere sessiz olmalarını işaret ederek, yavaşça boşta kalan taburelere geçmelerini işaret ediyordu. Sanço Panza, efendisinin gördüğü bu itibardan, belli etmemeye çalışsa da, gizli bir kıvanç duyuyordu. Memleketleri İspanya’da artık kimse bu “yarı kaçık” ihtiyarın maceralarını dinlemeye hevesli değildi ne de olsa!

Uzun Donlu Kişot, yaşlı bir aslan misali, kükreyerek anlatıyordu:

“Alicante’den gemiye binip rahat bir yolculuk yaparak Cenova’ya vardım; oradan Milano’ya gidip silah ve askeri üniformalar temin ettim. Kısa bir süre sonra, Papa Hazretleri V. Pius’un, ortak düşman Osmanlılara karşı, Venedik ve İspanya’yla ittifak yaptığı müjdesi geldi. Osmanlı donanması, o sırada Venediklilerin yönetimindeki meşhur Kıbrıs Adası’nı ele geçirmişti; çok acı, hazin bir kayıp…”

İhtiyar, kahvedeki gerilimin arttığını hissetse de, geri çekilme hissini uyandırmamak için, ince belli bardaktaki çaydan bir yudum aldıktan sonra, ses tonunu değiştirmeksizin, kaldığı yerden anlatmaya başladı:

“Büyük savaş hazırlıklarının yapıldığı konuşuluyordu; bütün bunlar beni etkiledi, harekete geçirdi, beklenen sefere katılmaya heveslendirdi. Her şeyi bırakıp İtalya’ya gitmek istedim ve öyle yaptım! Talihim varmış, Senor Don Juan de Austria, Cenova’ya yeni gelmişti, Venedik donanmasıyla birleşmek üzere Napoli’ye geçiyordu, daha sonra donanmalar Messina’da toplandı. Kısacası, o şanlı seferde ben de, başarılarımdan ziyade talihim sayesinde, şerefli piyade yüzbaşısı rütbesine getirilerek yer aldım. Bütün dünya milletlerinin, Osmanlıların kibir ve küstahlığının kırıldığı, Hıristiyan âleminin o mutlu gününde, İnebahtı açıklarında bulunan onca talihli insan arasında, bir ben talihsizdim!”

Kaybedilen sol el ve “esaret”
Papa V. Pius’un Osmanlı’ya karşı yeni bir haçlı seferi için bir araya getirdiği donanma, Osmanlıların elinde bulunan Kıbrıs’ı geri almak için yola çıkmıştı. Donanmadaki askerler arasında genç Cervantes de vardı ve İspanyol gemisi Marquesa ile kaderinden habersiz, Türklere karşı savaşa katılmıştı…

Haçlı donanması, 7 Ekim 1571’de Yunanistan’ın Patras Körfezi’nde, Türklerin “İnebahtı”, Avrupalıların “Lepanto” dedikleri yerde Osmanlı donanması ile karşılaştı. Savaş birkaç saat sürdü ve Kaptan-ı derya Müezzinzade Ali Paşa’nın hatası neticesinde, Osmanlı donanması büyük ölçüde yok edildi. Cervantes de büyük bir heyecanla savaşa katılmış; ama, göğsüne iki kurşun yemiş, sol elini de bir gülle götürmüştü! Bu yüzden ileride “El Manco de Lepanto” yani “İnebahtı’nın sakatı” diye anılacaktı…

Miguel de Cervantes Saavedra’nın talihsizliği, sol elini kaybetmekle bitmedi. Cervantes, 26 Eylül 1575’te Malta açıklarında yine bir İspanyol gemisindeyken Arnavut asıllı Türk korsanı “Deli Memi” tarafından esir alındı. Deli Memi, İnebahtı Savaşı’nda 42 parçalık filosunu Haçlıların eline geçmekten kurtaran Uluç Ali Reis’in yardımcılarındandı. Cervantes’in “yeni sahibi”, artık Uluç Ali Paşa’ydı…

Not 1: Miguel de Cervantes Saavedra yani Uzun Donlu Kişot’un Türklerin elindeki esareti kaç yıl sürecek? Teslimiyet Kahvehanesi’nde ihtiyar şövalyenin anlattıklarını, pazar günü öğreneceksiniz.

Not 2: Bu “deneme” içindeki mavi renk ile işaretlenen bölgeler, Don Kişot romanından kısaltılarak alınmıştır.

Yorumlar
2 yorum var
Kategori
Edebiyat, Tarih
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

Süleyman

30 Aralık 2005
kültür, etimoloji


Süleyman. Kökenini M.Ö. 8. ve 9. yüzyıl İbranice’sinden alan bu kelimenin kökeni “Şelomoh”dan geliyor. “Barış” anlamına gelen bu kelimenin izlerini Ortadoğu coğrafyasında kullanılan pek çok dilde görebilirsiniz.

İsraillilerin kullandığı “Şalom” yani barış sözcüğü, kanlı bıçaklı oldukları Arap komşularının dilinde “Selamün Aleyküm”lü terennümlere dönüşür. “Selamün Aleyküm” derken temenna çekmek makbuldür, sağ elinizin parmaklarının ucuyla önce göğüse ardından da dudaklara ve alna dokursunuz. Anlamı, “Kalbimde yeriniz var, isminiz ağzımda ve hep aklımdasınız”dır. Birazdan sizi şaşırtacak başka bir etimolojik açıklamaya giriş olsun diye yazalım. Temenna kelimesi “temenni” ve “amenna” kelimelerinin üleşmesiyle oluşmuştur. Anadolu’da yolcu uğurlayanların ağzından da aynı kelime dökülür: “Selametle!”

Süleyman’ın kökenini “Şelomoh”tan aldığını söylemiştik. Peki, ya Şelomoh kökenini nereden alıyor? Şimdi sıkı durun: Antik Mısır dilinde “Şe-el” (huzur) “Amon” (Antik Mısır’ın rüzgâr ve güneş tanrısı) kelimelerinin bileşiminden oluşmuştur bu isim!

Bir peygamberin adını bir Mısır tanrısından alması size inandırıcı gelmedi mi? O da bir şey mi? Dualardan sonra söylenen “Amen/Amin” kelimelerinin nereden geldiğini sanıyorsunuz? Aynı Mısır tanrısının adından! Peki, ya üçüncü halife “Osman”ın adının etimolojik kökeni?

Neyse, sanırım bugünlük bu kadarı yeter. Daha fazlasını anlatırdım ama…

Süleyman’ların en ünlüsü hiç kuşkusuz Hazreti Süleyman’dır. Eski Ahit’e göre İsrail’in büyük krallarından biri olan Hz. Süleyman, Hz. Davut’un oğludur ve doğaüstü güçlerle donatılmıştır. Ateşe, rüzgâra, kuşlara ve cinlere hükmetmektir onun mucizesi. Kuran’ı Kerim’de Hz. Süleyman’a verilen güçler şöyle anlatılır:

Süleyman, Davud’a mirasçı oldu ve dedi ki: “Ey insanlar, bize kuşların konuşma-dili öğretildi ve bize herşeyden (bol bir nimet) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür”. Süleyman’a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı. (Neml 16-17)

Efsaneler ve kutsal kitaplar, Hz. Süleyman’a bugüne dek kimseye bahşedilmeyen bir krallık verildiğinden bahseder. Nil Nehri’nden Fırat’a kadar olan topraklarda 40 yıl boyunca hüküm süren bu kral/peygamberin, temelleri şimdi Kudüs’te Mescid-ül Aksa’nın altında kalan Kudüs Tapınağı’nı inşa ettiği iddia edilir.

Hazreti Süleyman’dan daha büyük bir krallığa sahip olan bir Süleyman daha vardır elbet. Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman 1566 yılında öldüğünde, ardında Viyana kapılarından Azerbaycan’a, Yemen’den Fas’a kadar uzanan devasa bir imparatorluk bırakmıştı. “Sultan Süleyman’a bile kalmadı dünya” sözü, onunla anlamlanmıştı.

İster asıl adı Amon olsun ister Şelomoh, “Süleyman” tüm dinlerde, tüm zamanlarda gücün, barışın ve ölümsüzlüğün semboldür.

İstanbul’un terkedilmiş bir mezar taşından seslenir bize ölümsüzlük:

“Bir zamanlar ben de Süleyman idim,
Ateşe rüzgâra hükümdar idim,
Sanma ki Hazreti Süleyman idim,
Galata’da Ateşci Süleyman idim!”

Bir Süleyman daha var elbet. “Üs yok tesis var” diyen; darbelerde tankın üzerine çıkmaya cesaret edemeyen; Cavit Çağlar, Kamuran Çörtük, Yahya ve Murat Demirel’li aile fotoğrafı bize ilelebet gülümseyen, “Gayri Kanuni Süleyman” var ama… Neyse, o da başka bir yazının konusu olsun.

Resim: Süleyman’ın Hükmü / Nürnberg yazmaları (1470′ler)

Yorumlar
10 yorum var
Kategori
Edebiyat, Kültür
RSS Yorumlar RSS Yorumlar
Trackback Trackback

« Previous Entries

Tersine Dünya


"Tersine dünya okulu eğitim kurumlarının en demokratiğidir. Giriş sınavı gerektirmez, kayıt parası almaz, derslerini bedavaya verir, herkese ve her yerde; yerde ve gökte... Tersine dünya okulunda, kurşun su üstünde kalmayı öğrenir, mantar suya batmayı. Yılanlar uçmayı ve bulutlar yollarda sürünmeyi..."
Eduardo Galeano-Tepetaklak

Yazı takvimi

Ocak 2009
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Şub    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  

Biliyor Musunuz?

Son Yorumlar

  • Bir uçak mı, hayır kuş! yazısı için kubilay kocabalkan tarafından yapılan yorum
  • Bir uçak mı, hayır kuş! yazısı için Arda tarafından yapılan yorum
  • Bir uçak mı, hayır kuş! yazısı için Tayfur Taybuğa tarafından yapılan yorum
  • Bir uçak mı, hayır kuş! yazısı için Alper Somuncu tarafından yapılan yorum
  • Bir uçak mı, hayır kuş! yazısı için Huseyin Berberoglu tarafından yapılan yorum

Yazı Kategorileri

  • Çizgi roman (12)
  • Özgür yazılım (93)
  • Blogger (31)
  • Coğrafya (20)
  • Edebiyat (32)
  • Fotoğraf (11)
  • Hayat (59)
  • Kültür (52)
  • Politika (26)
  • Sanat (9)
  • Tarih (22)
  • Türkiye (14)
  • Tekir (1)

Arşiv

  • Ocak 2009 (1)
  • Şubat 2008 (3)
  • Aralık 2007 (2)
  • Ağustos 2007 (1)
  • Temmuz 2007 (3)
  • Haziran 2007 (2)
  • Mayıs 2007 (5)
  • Nisan 2007 (2)
  • Mart 2007 (2)
  • Şubat 2007 (2)
  • Ocak 2007 (6)
  • Aralık 2006 (4)
  • Kasım 2006 (7)
  • Ekim 2006 (4)
  • Eylül 2006 (4)
  • Ağustos 2006 (2)
  • Temmuz 2006 (8)
  • Haziran 2006 (4)
  • Mayıs 2006 (3)
  • Nisan 2006 (5)
  • Mart 2006 (5)
  • Şubat 2006 (12)
  • Ocak 2006 (7)
  • Aralık 2005 (12)
  • Kasım 2005 (12)
  • Ekim 2005 (20)
  • Eylül 2005 (16)
  • Ağustos 2005 (19)
  • Temmuz 2005 (24)
  • Haziran 2005 (15)
  • Mayıs 2005 (14)
  • Nisan 2005 (8)

Son Yazılar

  • Bir uçak mı, hayır kuş!
  • ECMA’dan Dersler: Bas bas paraları Leyla’ya-4
  • ECMA’dan Dersler: Tüh, sandalyemiz kalmadı!-3
  • Zeugma ya da Hasankeyf’i görmeyen gözler, İstanbul’u görür mü? (2)
  • Linux, Tekir ve kırmızı paraşütlü kedi…
  • Danilo Türk’tür Türk kalacak!
  • Özgürlükİçin tasarımcı arıyor!
  • “Enternasyonal Şalala”
  • Şark Tuhafiyesi
  • Milano, tasarım ve birkaç düşünce…

Moleschino Tayfası

  • - Moleschino -
  • A. Murat Eren
  • Ahmet Aygün
  • Arda Uysal
  • Atilla Aktuna
  • Özlem Pak Işıngör
  • Barış Metin
  • Duygu Özpolat
  • Erkan Tekman
  • Hakan Uygun
  • Selma Şevkli
  • Zafer Karkaç

Hastasıyız

Özgürlük için Pardus...

Tagboard

Creative Commons License

Bu site Creative Commons Lisansı ile korunmaktadır.
rss RSS Yorumlar valid xhtml 1.1 design by jide powered by Wordpress get firefox